Başlamadan şunu ifade etmek isterim ki; bu yazı birkaç saatin bir emeği değil de uzun yıllar boyunca gerek kendi hayatımda yaşadıklarım, gerekse etrafımdaki insanların hayatındaki tecrübelerden ve birtakım araştırmalarımdan aldığım bir dersin özetidir.

*

Nihayetsiz ihtiyaçlara muhtaç olarak yaratılan insanın ilmi, fikri, kuvveti ve kudreti pek sınırlıdır. Bu acz ve fakr hâli esasında insana, her şeyi bilen Alîm ve gücü her şeye yeten Kadir olan Rabbine dua ile iltica ve O’nun rahmetine itimâd etsin diye verilmiştir. İnsan bu hâlini özellikle kendi bilgisi ve gücü ile elde edemediği şeyleri görünce idrak eder. İşte o zaman insan acz ve fakrın kanatlarıyla en yüce kulluk makamlarına uçar.

Hakîm ismi gereğince, kâinattaki her şeyi hikmetle yaratan Allah, kendisini bize bir ayette şöyle tanıtır: ‘’Şüphesiz ki Allah, kullarına zulmedici değildir.’’ (Enfâl, 51)

Böyle olduğu halde pek çok insan, başına gelen bazı şeylere hemen menfi/olumsuz bir mana yükleyerek birtakım itiraz ve tenkitlere başlıyorlar.

Halbuki, ‘’O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı.’’ (Secde, 7) ayetinde ifade edildiği üzere, her şeyde hatta bizim nazarımızda çirkin görünen şeylerde bile hakiki bir güzellik ciheti vardır. Kâinattaki her şey, her hadise ya bizzat güzeldir buna ıstılahta hüsn-ü bizzat denilir; ya da neticeleri itibariyle güzeldir ki buna da hüsn-ü bilgayr denilir.

Bu yazımda misaller ile bu konuya açıklık getirmeye çalışacağım:

a- Yağmur, rahmettir. Hayatın devamı için mühim bir vesiledir. Fakat yağmurlu bir havada bir insan tedbirsizliği yüzünden ıslansa, hasta olsa veya evinin pencerelerini, kapılarını açık bıraksa, evi hasar görse; yağmurun yağması rahmet değil zulüm diyebilir mi? O zaman ilk başta almamız gereken ders, başımıza gelen bir musibet, bazen bizim eksikliğimiz, hatamız yüzünden gelebilir.

b- Herkes gülü sever, ama dikenden pek haz etmeyiz, çünkü elimize batar, kanatır, canımızı acıtır, ‘’bu kadar güzel bir gülde ne gerek var bu dikenlere!’’ deyiveresimiz gelir ama gülü gül yapan aslında dikendir. Çünkü o dikenler, adeta gülü zararlı haşerattan muhafaza eden güvenlik görevlileri gibidirler.

c- Serçe kuşuna göre daha kuvvetli olan atmacanın serçeye saldırması zahirde şer gibi görünür ama o hücum ve saldırı serçenin istidat ve kabiliyetlerini harekete geçiren bir kamçıdır.

d- Hastalara verilen bazı ilaçların tadı acıdır, ama o acı ilaçlar insanın sağlığına kavuşması için bir şifa vesilesidir.

e- Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın arasında geçenler de son derece manidardır. Musa (as) Hz. Hızır’a ‘Sana öğretilenden, hayra götüren bir ilmi bana öğretmen üzere sana tâbi’ olabilir miyim?’ dedi. (Hızır, cevaben şöyle) dedi: ‘Doğrusu sen, beraberimde sabretmeye asla güç yetiremezsin! ”Hem içyüzünü kavrayamadığın (ve zahiren yanlış anlaşılan) bir şeye (bir peygamber olarak) nasıl sabredeceksin?’ (dedi). (Hızır’ın, kendi bildiği ölçülerle hareket edeceğini düşünen Musa:) ‘İnşallah sen beni sabırlı bulacaksın ve sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim!’ dedi. (Hızır:) ‘O hâlde bana tâbi’ olursan, artık (ben) sana ondan söz açıncaya kadar(yaptığım) hiçbir şey hakkında bana soru sorma!’ dedi. Bunun üzerine ikisi gittiler; nihâyet gemiye bindikleri zaman, (Hızır) onu (o gemiyi tehlikeli olmayacak yerinden) deldi. (Mûsâ:) ‘Onu, içinde bulunanları boğmak için mi deldin? Gerçekten müthiş bir şey yaptın!’ dedi. (Hızır:) ‘Doğrusu sen, beraberimde sabretmeye asla güç yetiremezsin, dememiş miydim?’ dedi. (Mûsâ:) ‘Unuttuğum şeyden dolayı beni mes’ûl tutma ve bu işimde (seninle beraber olmakta) bana bir güçlük yükleme! (Beni ma’zur gör!)’ dedi. Yine (beraberce) gittiler; nihâyet bir erkek çocuğa rastladıkları zaman, (Hızır) tuttu onu öldürüverdi. (Musa:) ‘Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok çirkin bir şey yaptın!’ dedi. (Hızır:) ‘(Ben) sana: ‘Doğrusu sen, beraberimde sabretmeye asla güç yetiremezsin!’ dememiş miydim?’ dedi.(Mûsâ:) ‘Eğer bundan sonra sana bir şeyden sorarsam, artık beni arkadaşlığa kabul etme; gerçekten benim tarafımdan (ma’zur sayılabileceğin) bir özre ulaştın’ dedi.  Yine (beraberce) gittiler; nihâyet bir şehir ahâlîsine (Antakya’ya) vardıklarında, oranın halkından yiyecek istediler; fakat (onlar) bu ikisini misâfir etmekten kaçındılar. Derken orada (sanki) yıkılmak isteyen bir duvar buldular; (Hızır) hemen onu doğrulttu.(Mûsâ:) ‘İsteseydin buna karşı elbette bir ücret alırdın’ dedi. (Hızır) şöyle dedi: ‘İşte bu (soruyu sorman) benimle senin aramızın ayrılmasıdır.(Şimdi) kendisine sabretmeye dayanamadığın şeylerin iç yüzünü sana haber vereceğim.

‘O gemi var ya, işte (o,) denizde çalışan yoksul kimselere ait idi; bu yüzden onu kusurlu kılmak istedim; çünkü onların ilerisinde bir hükümdar vardı; her (sağlam) gemiyi zorla alıyordu. ”Ve o çocuğa gelince (o büluğ çağına ulaşmış bir isyankâr idi); hâlbuki ana-babası mü’min kimselerdi; onları da azgınlığa ve küfre bürümesinden (sürüklemesinden) korktuk. ”Böylece Rablerinin kendilerine, (günahlardan) temiz olma cihetiyle ondan hayırlısını ve (onlara) merhametçe daha yakınını (o çocuğa) bedel olarak vermesini istedik!” O duvar ise, işte o şehirde bulunan iki yetim erkek çocuğa ait idi ve onun (o duvarın) altında, kendilerine ait bir hazine vardı; babaları da salih bir kimseydi. Böylece Rabbin, onların (o iki çocuğun) güçlerinin kemâle ermesini ve Rabbinden bir rahmet olarak(o yaşa geldiklerinde) kendi hazinelerini çıkarmalarını diledi! (Ben) bunu kendiliğimden de yapmadım! (Rabbim bana emir buyurdu!) İşte kendisine sabretmeye dayanamadığın şeylerin iç yüzü budur!’

Kehf Suresi’nde geçen bu ayetleri dikkatle tefekkür edersek, hayatımızdaki olaylara zor da olsa hikmet penceresinden bakabiliriz diye düşünüyorum.

f- Hudeybiye’de müşriklerle yapılan sulh anlaşmasında alınan kararlar da yine görünüşte Müslümanların aleyhine idi. (Müslümanlar Kâbe’yi bu yıl ziyaret edemeyecekler; bu ziyaret, bir sonraki yıl yapılacaktır. Gelecek yıl ziyarete gelenler, Mekke’de üç gün kalacak, o zaman içinde müşrikler Mekke dışına çıkacaklar, Müslümanlarla temas kurmayacaklardır. Kureyşlilerden biri, Müslüman olarak da olsa, Medine’ye sığındığı takdirde iade edilecek, ama Medine’den Mekke’ye sığınanlar iade edilmeyecektir.) Ta ki Fetih Suresi nazil oldu; bu işteki yüksek hikmetler ve müjdeler bildirildi. Sonradan anlaşıldı ki, ilk nazarda mağlubiyet ve kahır zannedilen bu geri dönüş, açık bir fetih ve zafer idi. Nitekim müşrikler artık bir İslam Devleti varlığını kabul etmişlerdi ki, onlarla anlaşma masasına oturmuşlardı. Bu anlaşma ile olu­şan sulh ortamında de birçok kimse İslâm’la şereflenmiş, iki sene zarfında Müslüman olanla­rın sayısı, o zamana kadar Müslüman olanların toplam sayısını geçmiştir.

Başta Hz. Ömer (ra) olmak üzere sahabenin önde gelenlerinden itiraz ettiği Hudeybiye Anlaşması’nın nasıl bir zafer ve fetih olduğu da böylece anlaşılmış oldu.

g- Uhud Savaşı’nda, Hz. Peygamber (sav) bir tepeye yerleştirdiği okçulara asla yerlerini terk etmemeleri noktasındaki emirlerde bulunmuştu. Fakat bu emrin dinlenmemesi, mağlubiyete neden olmuştu. Hz. Hamza (ra) dâhil sahabeden pek çok şehit verilmişti. Fakat bu savaş bundan sonra Müslümanların Hz. Muhammed’in (sav) etrafında çok daha ciddi kenetlenmelerine ve onun söylediği bütün sözlere ciddi manada kulak verilmesi sonucunu ortaya çıkarmıştı. Ayrıca, savaşı kazanan müşriklerin safında olan Hz. Halid b. Velid, Ebu Süfyan gibi birçok kişinin de daha sonra İslamiyet’e girmesini göz önünde bulundurursak, onların da bütün bütün izzet ve şerefleri kırılmamış olacaktı.

h- Bir örnek de kendimden vereyim, üniversitede lisans dönemimde yüksek kredili bir dersin vizesi yüksek olmasına rağmen finalinden çok düşük almıştım, bütünlemelere kalmıştım. Bütün arkadaşlarım tatile gitmişlerdi, ama ben iki hafta daha Isparta’da kalmıştım. İlk başta DD de olsa geçeyim derdindeydim ama sonuç itibariyle FD ile dersi tekrar vermem gerekmişti. Çok üzülsem de ‘’bunda da bir hayır vardır’’ dedim ve iyice hazırlandım ve o zor dersten AA ile geçmek nasip oldu. Hem dönem kaybım olmadı hem de mezuniyet ortalamama ciddi katkı sağladı ve dolaylı olarak da yüksek lisans başvurularında kendi anabilim dalında birinci olmama katkı sağladı.

Allah, bu sırrı bir nebze de olsa anlamaya muvaffak kıldı beni ve son zamanlarda, her şeye rahmet nazarıyla bakmama vesile oldu. Bu da doğrudan doğruya olaylara bakış açımı, karşılaştığım zorlukları, engelleri anlamlandırmamı yani kısacası hayatımı etkiledi. O kadar çok örnek verebilirim ki, küçük bir örnek ile yetindim sadece. Sizlerle bu öğrendiklerimi ve tecrübelerimi paylaşmak için bu yazıyı yazmaya uzun süredir niyet etmiştim. Çok daha fazla uzatmamak için burada kısa kesiyorum.